
George Lucas'ın bir yapımcı olarak karşılaştığı en büyük talihsizlik, 1986 yılında LucasFilm bünyesindeki grafik-animasyon stüdyosunu satmak oldu. Apple'ın kurucularından Steve Jobs'a 10 milyon dolara satılan bu şirket, Lucas'ın boşandığı karısının nafakasına giderken, animasyon sineması yeni bir sıçrayışa geçmek üzereydi. İspanyolca "resim yapmak" kelimesinden türetilen Pixar işte böylesi bir zorunlu tesadüften doğdu. Başta bilimkurgu ve fantastik filmlerin grafikleri ile uğraşan bu genç ve yaratıcı ekip çok geçmeden Luxo Jr. isimli çıkış filmleri ile animasyondan ne anladıklarını dünyaya duyurdular. Daha sonra kendi logoları haline getirdikleri Luxo Jr., biçimsel olarak Amerikan grafik sanatına yakınsa da, öykü ve atmosfer olarak Avrupa, özellikle Çek canlandırma sinemasına daha meyilliydi. Sonunda geniş kitlelerle buluşabilecek, Disney'in evcil dünyasından çok daha yaratıcı ve olgun bir Amerikan yapımı animasyondan bahsedilebiliyordu.
Pixar Toy Story serisi, Bir Böceğin Yaşamı ve elbetteki Kayıp Balık Nemo ile haklı bir başarı kazandı. Ancak şirketin Disney ile ortaklığa gitmesi onun yetişkin tarzı öykü anlatımının yaş sınırını biraz daha geriletti. Sinemanın türsel kodlarına referanslarda bulunan, yeni anlatı teknikleri deneyen, teknik kadar öykünün gücüne inanan muzip Pixar yapımları giderek daha çocuksulaştı ve Disney'in o çok sevdiği pastel tonlardaki masalsı havaya yakılaşırken, başlangıçtaki izleyici kitlesini Dreamworks'e kaptırdı. Neredeyse bütün eleştirmenlerin en iyi animasyon film olduğu konusunda hemfikir olduğu Ratatuy bile Pixar'ın ilk ruhundan birşeyler kaybettiğini, Disney'in daha ağır bastığını gösteriyordu. Teknikteki mükemmellik filmin sahip olduğu kibri daha aşikar hale getirirken, öyküde de belli belirsiz bir yabancılık seziliyordu. Geçmişin amatör ancak yaratıcı ruhlu Pixar'ını geri isteyenlerin artık beklemesine gerek kalmadı. Sonunda Pixar, ABD'de bu yaz vizyona giren ve çok olumlu eleştiriler alan Wall-E ile kendi özüne geri döndü.
Hergün aynı ritimle hayatını geçiren çöp toplayıcısı bir robotun hikayesini anlatan Wall-E, sevimli bir dostluk hikayesinin çok ötesinde. Onda ne Ratatuy'un görsel zarafeti, ne de Incredibles'ın aşırı renkli dünyası var. Hem teknik hem de anlatı açısından Wall-E çok daha sade. Onun için Luxo Jr'ın aynı ruhu taşıyan, ancak ondan daha olgun ikiz kardeşi olduğunu söylenebilir.
Pixar'ın son filmlerine nazaran bu filmde olabildiğince basit tasarımları seçmiş olması, elbette bilinçli bir tercih. Gerçeklik teşkil eden görüntülere uzaklaştıkça daha sıcak bir havanın hakim olduğu Wall-E içerdiği legovari robot tasarımları, çevresel öğelerin detaylarından çok karakterlerine verdiği önemle ilk çıkış filminin izini sürmekte ve öyküyü daha ön plana çıkarmakta. Tek işi çöpleri ezmek ve onları sıkıştırıp dev çöp kulelerine yenilerini eklemek olan Wall-E'nin önce kendisine ait dünyasına giriyoruz. Çöp yığınlarının arasında ilgisini çeken materyalleri incelikle ayıran, onları bir arşivci gibi istifleyen ve bir antikacı titizliğiyle onlara değer veren Wall-E aynı zamanda umutsuz bir romantik. İlk bakışta benzerlerinden hiçbir farkı olmayan bu kırık dökük, boyaları dökülmüş, yer yer paslanmış robotun "tek kişilik dünya"sına, yok edici özellikler gösteren Eve adındaki keşif robotunun girmesi ile asıl öyküye geçiş yapıyoruz. Ve onun tek kişilik dünyasının bir süre sonra yalnızca bir metafor olmadığını görüyoruz. Herhangi bir hayat belirtisine rastlanmayan geleceğin dünyasında geçen Wall-E, kurak bir dünyada canlılık gösteren ama canlı olmayan tek varlık ile hayatı temsil eden ama canlı oldukları artık tartışılır hale gelmiş bir toplumun ince bir mukayesesini sunuyor.
Bir bakıma post apokaliptik bir dünyada geçen Wall-E'de Pixar, masal semantiğinden kendisini kurtararak varolan sisteme yönelik açık bir eleştiri geliştiriyor. Tüketim toplumu ile mekanikleşme, iktidar ile gerçekliğin manipülasyonu arasında kurduğu bağlar Wall-E'yi bir çocuk filminden ziyade yetişkin izleyiciye yaklaştırıyor. Tükettikçe yok eden, yok ettikçe yok olan, gerçeklik duygusundan uzaklaşan geleceğin iletişimsiz obez toplumundan çok da uzak olunmadığına, bunu değer tanımaz bir iktidarın bilinçli olarak yarattığına dair açık imalar Wall-E'yi az rastlanır sağlamlıkta bir politik vizyona sahip kılıyor. Kapitalist sistemin doğayı ve insanı hiçe sayan tini, Wall-E'nin eleştirisinin altyapısını oluşturuyor.
Wall-E'nin diğer bir ilgi çekici yönü ise, filmde neredeyse hiç diyalog kullanılmaması. Derdini Ben Butt tarafından tasarlanmış olan beden dili ve robotik seslerle anlatan Wall-E'de, Kayıp Balık Nemo'dan sonra yeniden doğan yönetmen Andrew Stanton geleceğimiz noktalara işaret etmek için kelimeleri gereksinmiyor. Bunun yerine bir kenara atılan, verimsiz sayılan, karşı geldiği noktada izole edilen robotların (ya da robotlaştırılmış biz insanların) gözünden ideolojiyi ifşa ediyor; hem de ne olduğu kadar nasıl olduğunu da göstererek...
|